Ben her sabah uyandığımda o manzara belirir gözlerimde. Martıların sesiyle uyanmışım yine. Pek yakın sayılmaz belki seslerin geldiği yer ama zaten yakın olmasın diye seçmişim bu evi. Güneş vurmasa da odama gün; “merhaba ben geldim” der yine de. Pencereyi açmaya kalkarım yatağımdan. Ayazı çekerim içime ve hazırlanıp fırlarım martıların olduğu yere. Bir iki tanesi uzaklaşmış asıl uçması yerden gelmiş bu caddenin üzerinde uçmakta yine. Dedim ya uzak kalmış deniz bana ama zaten uzak olsun diye seçmişim bu evi. Denizi görmeyi değil denize doğru yürümeyi sevmişim belki de.
Denize doğru yaklaşınca hızlanır adımlarım diğer günlerde olduğu gibi. Karşıdan karşıya geçerim sabah huysuzluğunu başlarının üzerlerinde taşıyanların önlerinden. Bir çingene keser önümü uzatır arada sırada en sevdiğim çiçeği ve taze kokusunu. Bazen alırım bazen almam. Çiçekler de deniz gibi özlenmek için var çünkü.
Varınca sahilde sürekli gittiğim noktaya kayalar güler yüzüme. “Tekrar hoşgeldin” dediklerini duyar gibi olurum dalgaların arasından. İşte yine bulunduğum noktadan tam otuz sekiz adım uzakta olan simitçi. Bir simit, bir portakal suyu ve bir peynir günaydın ödülü olur diğer günlerdeki gibi. Bir parça martıya bir parça bana derken bir bakmışım bitivermiş simit ve doymuş bütün martılar.
İşte orada başını göğe kaldırmış bir yuvarlak. O bir yuvarlak dünyayı andıran.
İrkilirim bir anda 08:15 vapurunun kalkacağını telaşlıgillere haber veren o sesle. Ardından hemen vapur sesi. “İşte” derim. “İşte şimdi gün başladı.”
Kimse bilmez ama ben her sabah gözlerimi açınca görürüm kendimi sahil girişinden yüz elli iki adım uzakta bir kayanın üzerindeki o manzarada.