“Seninle dopdoluyum, ama uzaktan, yalnızca uzaktan…”
Kapıda durdular, aynı anda sarıldılar birbirlerine. Öylece, sımsıkı. Kadın kaburgalarının sızladığını duyumsadı. Başını kaldırıp adamın yüzüne baktı. Adeta tıslayan bir sesle, “Sen benimsin,” dedi, “bir başkasıyla evlensen bile!”
Adam hiç duraksamadan, içini çekercesine, “Ha şunu bilseydin,” diye soludu. Ama sonra, ansızın pişman olmuş gibi sustu, kollarını gevşetti, kadını
bıraktı.
Kadın boşluğa, hiçliğe geri döndü. Ardına bakmadan çıkıp gitti. Adamın bir sözüyle göklere çıkıyor, bir devinimiyle yere iniyordu. Bu duruma nasıl gelmişti, hiçbir erkekle böyle konuşmamış, hiç bir erkeği böylesine sahiplenmemişti; öte yandan adamı özgür bırakmış, onunla birlikte olmamıştı.
Her şey öykülerle mi başlamıştı? Ona yazdığı, onun için yazdığı sayısız öykülerle… Yazarken her şey onun kontrolü altındaydı, sözcüklerle istediği gibi oynuyordu, oysa yaşarken farklıydı.
Adamla sözcüklerle oynadığı gibi oynayamazdı, onu avuçlarının arasında tutamazdı. Öyküler, onları birbirlerine hem bağladı, hem ayırdı. Görünürde, somut hiçbir şey yoktu. İşin trajik yanı, birlikte olmamalarına karşın, birbirlerine derinden bağlı kaldıklarıydı.
“Perşembeleri yazarlarla toplandığın içki evine yine gittim,” demişti adam. “Size ayrılan masada oturdum, şarap içtim!”
“Neden bir perşembe geliniyorsun?”
“Gelmem, perşembeleri sen varsın!”
Adı hiçbir zaman konulmamış, tedirgin eden, yoğun bir duygunun pençesindeydiler. Sevgili değillerdi, ne yazık, sevgiliden bile öteydiler. Bir süre bunun farkında olmamışlar ya da böylesine yıpratan bir duygunun içinde yitip gittiklerini birbirlerine konduramamışlardı.
Adam, çalışma masasının çekmecesinden kadının ona yazdığı öyküleri çıkarıp tek tek göstermişti.
“Onları hep okuyorum, ev taşırken bile okudum. Onlar benim baş tacım, çocuklarım! Bak, bu bana yazdığın ilk öykü, bu ikincisi, bu sekizincisi, bu on beşincisi… Sen bile sırasını unutmuşsun, ama ben unutmadım.”
Sonra, “Beni hâlâ izliyor musun, televizyonda?” diye kuşkuyla sormuştu. Kadın izlediğini söyleyip ona teşekkür etmişti. O zaman adam, neden teşekkür ettiğini sormuştu.
“Seni televizyonda, hep takmanı istediğim mor kravatınla gördüğüm için!”
Adam bir an suskun kalmış, sonra sanki istemeden şu sözcükler
“Dün gece o kravatla uyumuşum!”
Kadın önce şaşırıp irkilmiş, sonra hoşnut kalıp gülmüştü.
“Boğulabilirdin!”
“Ben zaten boğuluyorum!”
Duygularının, birbirlerinin canına kıyacak denli keskin olduğunu bir kez daha anlayarak korkmuştu kadın. Evet, korkmuştu, bunu kendine itiraf etmese de.
Her zamanki gibi birbirlerini uzun bir süre görmediler.
‘Sevgililer Günü’nde kadın, adamın mor kravatını takıp ekrana çıkacağını biliyordu. Yanılmadığını televizyonu açtığında anladı.
Akşama doğru ona bir mesaj çekti.
“Birbirimizi görmesek de, her zaman aklımdasın!”
Yine de, ondan bir yanıt gelse de, gelmese de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, bir araya kesinlikle gelemeyeceklerini biliyordu. Öyle de oldu. Birkaç gün sonra, mor frezyalarla birlikte gelen küçük kartta şöyle yazmıştı adam.
“Ben olanaksızı arıyorum, zamana karşı koyup sonsuzluk bekliyorum. Aslında senin beni hep sevmeni istiyorum; çünkü benden vazgeçmene dayanamam Tanrıçam!”